Kâinâtın pençesinden kurtulup
Baka bir âlemde sonsuz yer bulup
Cismi yer altında lâkin kendi yok
Esti yelden el alıp rüzgâr olup
Ben de bilmem hangi yoldan gitti ruh
Ah götürmüş bir melek rehber olup
Varsa görmüş kimse gelsin söylesin
Bir ışıktan hızlı geçmiş nur olup
Şimdi yerden arşa yükselsin duam
Hakk’a mâlum halka ancak sır olup
Rabb’e vuslat bende artık bir amaç
Aşkla göçsem yâre layık yâr olup
Fâilâtün / Fâilâtün / Fâilün
İlk aruz denemem…Çok başarılı değil belki ama
Paylaşmak istedim
Cümle cihan cem olsa; dilde kalpte kelam tek!
Cümlesinin derdine açsak kollarımızı…
Cümlesini birden halk oldular diye sevsek
Cümlesine hep açık tutsak yollarımızı…
Cümle kelimeleri tek elife denk bilsek,
Cümleleri okusak ulvî kelimelerden!
Cümle cânı can diye, can gibi sevebilsek,
Bahsetsek Mecnun iken Leyla’yım demelerden!
Yerin kulağı varmış, usulca fısıldasak
Ve duyursak hak diyen avazımızı arşa!
Uyku vaktinde dahi hep onu sayıklasak
Kainatın diliyle girsek büyük yarışa!
Cümle halkalarını kırıp koparabilsek,
Nefsin ruha vurduğu demirden zincirlerin!
Geçip Hak kapısından, cennette durabilsek
Büyük marifetiyle ruhi çilingirlerin!
Amin!!!!
Bir alem gizlidir senin elinde…
Kalemi tuttukça açılır kapı!
Görünür, ne varsa o aleminde…
Akıl, fikir ve ruh; çürümez yapı!
Üstâd, kaleminin mürekkebinden
Şiire gebe bir katre olsaydım…
Yahut kunduranın ta en dibinden
Hiç kopmayacak bir zerre olsaydım…
Üstâd’ı saygı, rahmet ve bâkî muhabbetle anıyorum…
yarım şair…
Dün gece rüyamda bir Davudi ses;
“Uyan” dedi, “uyan, güldür geceyi!”
Sustu! Çekti sonra derin bin nefes
Ve bağırdı “Uyan, güldür geceyi!”
Açtım gözlerimi, etraf karanlık…
Bir yol bulup kovsam bu düşünceyi
Boşver dedim rüya işte bir anlık…
“Ey Hak yoldan cayan, güldür geceyi!”
Sağa-sola döndüm; ne renk, ne şekil..!
Ne bir melek gördüm, ne cin cüceyi..!
Dedim ki her kimsen karşıma dikil!
“Ey görmeyip duyan, güldür geceyi!”
Sıcak yatağımda titredim o an…
Şimdi kolaysa çöz bu bilmeceyi!
Kim bu vakit, burda benle konuşan?
“Ey nefsine uyan, güldür geceyi!”
Sordum, nasıl, nasıl gülecek gece?
Cevap ver de bitir bu işkenceyi!
Dedi ki “Abdest al, temizlen önce,
Seccadeye dayan, güldür geceyi!”
“Ey Hak yoldan cayan, güldür geceyi!”
“Ey görmeyip duyan, güldür geceyi!”
“Ey nefsine uyan, güldür geceyi!”
“Seccadeye dayan, güldür geceyi!”
“Uykuyu kâr sayan, güldür geceyi!”
“Uyma, nefsin yılan, güldür geceyi!”
“Gel sen bana inan, güldür geceyi!”
“Leyl-i Kadir’de yan, güldür geceyi!”
Leyl-i Kadr’in kıymetini bilenlere selam olsun…
26.09.2008
Nefs kuşanmış zırhını, kılıç kalkan elinde
Tuttuğun yol, yol değil; dön bataklığa diyor.
Zayıf, çıplak irade ince kıl üzerinde;
Bir çıplak bacak görse, titriyor, sendeliyor…
Bir kolumdan çekiyor alçak nefs bataklığa;
Diğerine de mazlum irade asılıyor!
Bu ezeli düşmanlar sonunda ortaklığa
Yanaşmıyor ve göğüs kafesim yırtılıyor!
Her darbeye tepkisi irademin yalnız “ah!”
Ne silah ne gücü var nefse karşı koymaya.
Her darbesinde nefsin, hesabıma bin günah
Yazılıyor ve cinnet başlıyor gün saymaya!
Eksik akıl, ilim, aşk ve fazla fazla zehir
Ruhumu cehennemin demirbaşı yapıyor.
Ulvi harb kalıntısı, beden; bir viran şehir!!!
…………………………………………………………….!!!
(Şiiri, günlerce üzerinde düşünmeme rağmen tamamlayamadım… Yarım şairin, yarım şiiri işte!)
Aralandı perde, göründü odam;
Alnı ellerine düşmüş bir adam!
Bir kalem, bir kağıt ve neler neler?
Seccade, bir tesbih ve düşünceler!
Nedir bu hal; neden bozuldu düzen?
Nerde yokta varın resmini çizen?
Uzansam boşluğa kim tutar beni?
“Zaman” denilince “an” yutar beni!
Doldurdum ruhumu saplantılarla
Ve çıldırdım artık; Çıldır ve Anla!
Anladım iman da insan da neymiş…
Anladım ki her ruh bir beden giymiş!
Ruhu kalıbından çıkaran yiğit
Bulur anahtarı, sıratsa kilit!
Teni duygusundan kalınsa kulun,
Onda kıymeti çok imandan pulun!
![]()
![]()
Dinlemek için tıklayınız! ![]()
![]()
![]()
Gün gelir, ân olur… Yüreğinin uzun süredir söylediği eski bir türkü gelir dilinin ucuna… Sözleri çok iyi hatırlarsın aslında ama bir türlü tutturamazsın melodiyi… Türkü içinde kalır. Bir ağırlık çöker göğsünün orta yerine… Tekrar denersin, nafile… Nafiledir tüm çabalar, düğümlenir boğazın. Bir damla sıcak kan süzülür çaresiz gözlerinden. Yanaklarına değil yüreğine akar… “Seviyorum!!!” diyemezsin…
Gün gelir, ân olur… Şah damarının üstünde keskin bir bıçak gibi durur karşında. Kessin istersin. Kan gönlüne akacağına damla damla, oluk oluk aksın bedenine… Hiç değilse ruhun rahat olsun, kurtulsun bu sefil bedenden istersin, kesmez. Kördür bıçak, paslıdır. Belki içten içe ağlamaklıdır o ân ama “Unut” der… Cevap veremezsin, “Kolay mı?” diyemezsin. Başka ne desen yalan olur.
Gün gelir, ân olur… Dinlediğin her şarkıda, her notada tek tek o vardır. Yazdığın her şiir ona armağandır. Yağan kar tane tane o’dur, güneş doğar, batar belki ama yüzüne vuran ışık o’nundur. Kamaşır gözlerin, ağrır belki… Yine de ayıramazsın bakışlarını. Baktıkça ağrıtır, ağrıttıkça bağlanırsın. Zaten bundan sonra konuşmanın anlamı yoktur. Dilin kudreti yetmez o hissi ifade etmeye. Söylediğin kuru bir laf olur.
Gün gelir, ân olur… Bir şimşek çakar beyninde, aralanır gözkapakların… Gördüğün yalnızca bir rüyadır… Uyandığında anlarsın; peşine takılıp gittiğin adi bir yalandır. Muhakkak kendin uydurmuşsundur, belki inanmışsındır… Hattâ, kesin inanmışsındır… Ama mühim olan uyanmış olmaktır. Bunca yalanın içinde, üzerinde bir damla kan lekesiyle beyaz yastığa uyanmaktır tek gerçek.
Ve nihayet; gün gelir, ân olur……….
Geçip aynanın karşısına “Oh be!” dersin, “Rüyaymış.”.
Ve bir gün yüzünde bir anlık hüzünlü bir tebessüm bıraksın diye yazarsın bunca satırı. Bir ân… Bir hüzünlü tebessüm… Hepsi bu..?!
Ne saçma! Arsız yaşayan insanlar saygı görüyor. “Özgürüz” diyorlar, “Toplumun kuralları varmış, bizene.”; “Hem bu kuralları kim koymuş” diyorlar, “koyan koymuş kendine göre, kimene!” Ne saçma!
Ve garip; insanlar kendilerinde olmayanı gördüklerinde imreniyorlar. Arsızlığa imrenerek bakmanın neticesinde arından utanırsa insan..? Yanlışlar ne kadar tatlı ve zevkli görünür uzaktan. Bataklığa düşmeden sevmek çamuru, sonra batmak, batmak… Ne fayda eder bir kez düştükten sonra çabalamak? Garip…
Ne suskun! Ne kadar suskun bir millet bu böyle? Nereye insanlık, nereye? Kimse ses çıkarmıyor artık sokaklara sıçrayan edepsizliğe. Herkes nemelazım çukurunun en dibinde, saadet peşinde güya. Saadet… Arsızlıklardan peyda olanların gölgesinde bir saadet mi? Saadet… “Banane sizden!” ya da “Ben de sizdenim!” Saadet… Ne suskun bir millet bu!
Ve yazık! Çok yazık! Günlerce gündemi meşgul eden arsızlıklar var. Kim kızıyor bunlara kim? Lafa gelince “Magazin mi? Lanet!” diyen ama TV’yi açıp arsızları evine misafir eden insanlara da kızdım ben. İzlemeyin artık fahişeliği meslek edinip bununla ünlenenleri. Sevmeyin toplumu sevmeyenleri. “Sizi seviyoruz” deyip çocuklarımıza, gençlerimize arsızlık aşılayanları, “Bu benim özel hayatım.” deyip kamera görünce sarmaş dolaş olanları sevmeyin, izlemeyin.
Biz izledikçe bunları, herkesi böyle sandık. Arımızdan utandık belki; kendimizden, kendi kültür ve ahlakımızdan utandık. Onlar modern oldular şimdi, bizse çok gerilerde kaldık. Yetişmeye çalıştı bazılarımız. Çağı yakalayacaklardı… Bir adım atanlar hep battı…
Durdurun artık kahpeyi modern, soyguncuyu saygın, yalancıyı bilgin ve bizi suskun, miskin yapan bu dünyayı!
İlericilik, modernleşme! Soyundukça insanlar, yırtıldıkça ar perdesi daha ileri gittik sanıyorlar. Bunlar bilmiyorlar mı; insanlar cahiliye devrinde çıplak, yarı çıplak geziyorlar. İleri gidelim derken nasıl büyük bir irticaya soyunuyorlar! Hayret, hem de ne hayret
NOT: Bu yazı il defa 13 Agustos 2007′de Msn Space imde yayınlanmıştır.
Elfida, çıldırmak üzreyim…
Efsunlu suretin, cinnetin resmi
Lisanın çözülmez sırdır Elfida…
Firardaysa ruhun, yalnıca cismi
İstemem, bana ruh yârdır Elfida…
Dilimde kördüğüm Elfida ismi
Adını unutmak nârdır Elfida…
Elfida, sen farkında değilsin ama…
Ey daracık hücre, karanlık oda;
Leylaya Mecnunu râm eden sensin!
Feda olur bin can uğruna feda;
İnsana hayatı gam eden sensin!
Dervişe duasın, aşığa gıda;
Alemde her yana nâm eden sensin!
Elfida; ben mi vazgeçmeliyim, yoksa sen mi?
…
Bir çığlık atsam duyar mısın?
- Sanmam… Çünkü attım, duymadın!
…
Elfida, sözün bittiği yere inanır mısın?
Ben inanmam…
Sana söyleyecek bir çift sözüm hep var benim..
…
Kendime çok kızıyorum aslında…
Neden A değil, B değil de illâ Elfida diyorum?
Kendime bu soruyu sorup kızdığım için,
Kendimden utanıyorum…
….
Sanki senin gibi ben de, kendimden korkuyorum…
Elfida, çıldırmak üzreyim…
Elfida; feda etme, vazgeçme anlamında…
Adını her andığımda, “acaba?” diyorum bu yüzden…
Bu sınavı kendime ben seçtim…
Vazgeçmem için halihazırda o kadar sebep varken…
Bir sebep, bir bahane de benden işte…
Elfida, çıldırmak üzreyim…
Ama vazgeçmem…
İlla feda edilecekse bir şeyler…
İşte ömrümü feda ediyorum ben…
Vazgeçilecekse…
Vazgeçmiyorum işte…
Boşver Elfida, boşver…
Elfida, hakikaten sana şaşıyorum…
Boşver Elifda, boşver…
Çıldırıyorum!
*Bu bir şiir ya da deneme değil… Edebi bir değeri yok nazarımda… Bu Elfida’nın dymayacağı bir çığlık yalnızca…
Genç adam şuurunu unutmuş şişelerde
Ve namus uçup gitmiş, loş, kuytu köşelerde…
Cemiyetin ördüğü ahlak denilen duvar
Yıkıldı, yıkılacak; bir darbelik ömrü var.
Beynimde uğulduyor hala şeytanın sesi;
“Gençlik benimdir” derken pis kokan o nefesi…
Karşı çıkacak kimse yok mu bu sapkınlığa?
Ahlaklı yobaz oldu, şeytanın kulu ağa!
Uyan cemiyet uyan, mahvoluyor istikbal!
Dayan yüreğim dayan! Yahut hem kör ol hem lâl!
Kızım zina içinde, ben nasıl dayanayım?
Ve oğlum bir alkolik! Hangisine yanayım?
Hangi yalana kandın, kime inandın söyle!
Ne verdiler ki sana günaha düştün böyle?
Yalnızca gence kızmam, ana-baba da suçlu,
Bugün yaşayan herkes yarına iman borçlu!
16.05.2008 akşamı, Hacettepe Üniversitesi, Beytepe Kampüsü’ndeki konserden sonra, oradaki hâl üzerine yazılmıştır…
Zor geliyor hayat, irkiliyorum
Ansızın bir ölüm arzusu ile…
Mutlak sonu sevmek, tutulmak ona,
Ruhu sıkıştırmak hayat çarkına,
Dişlide ölümün tadına varmak…
Gözleri mıhlamak kara toprağa,
İmrenmek sararıp solan yaprağa,
Bedeni bembeyaz kefene sarmak…
Gece, yatağından mezara düşmek…
Gördüğü rüyanın bağrını deşmek…
Sonunda bu hâli de hayra yormak…
Bu hayat kimlerin vazgeçilmezi?
Kimler için ölüm bir kara yazı?
Bu sorular benim beynimde sızı…
“Ben beni bilirim” demeyip sormak…
Son vermek düşünce fonksiyonuna,
Can vermek hayatın vuslat anına,
Erince yüreğim bu muradına…
Bir solukta uzun köprüyü geçmek,
Ulvi çilegâhtan huzura göçmek…
Güneşin üstüne bir yorgan örtün,
Bu soğuk onu da dondurur yoksa…
Beni düşünmeyin, çünkü ben bütün
Bir alevli ruhum, ayaz bir oksa!
Üşümem bu canda durdukça canın,
Gönlümün sahibi varken üşümem.
Üşümem dilimde döndükçe adın;
Elfida ömrüme yârken üşümem!
Hasret mi havayı böyle soğutan,
Âşıkla maşukun uzaklığı mı?
Aşk mıdır bedeni yangında tutan,
Elfida’nın cana yasaklığı mı?
Ne zaman biterse gördüğüm rüya,
Ne zaman kaçarsa sevda bedenden…
Ben “ancak ölünce” diyorum güya;
Ölünce üşürüm, bildin mi neden?
Azrail rüyadan uyandırınca,
Sevdam, aşkım senle kalsın isterim!
Elfida, kalbimi toprak sarınca,
Ellerinde özgür olsun hislerim!
ELFİDA
Elfida, çözemedim ben bu işin sırrını;
Neden sabah olmuyor, neden doğmuyor güneş?
Belki de son gecemdir, belki görmem yarını!
Elfida, aşkım baki, bedenim olsa da leş!
Elfida, sen bir hayal, hatta muhalimsin sen;
Bir karakalem ile mısralarda çizdiğim…
Aşktan yana kör cahil; zulümde âlimsin sen!
Elfida; sancısını her hücremde sezdiğim…
Elfida, bu hançeri kim verdi, nerden buldun?
Kimden aldın boynuma taktığın bu tasmayı?
Ya her gece başıma inip kalkan bu odun?
Elfida, urgan mı yok, bilmez misin asmayı?
Elfida ah Elfida! Vazgeç şu eziyetten.
Bedeni acılarla öldüremezsin tini!
Her gün bir cımbız ile parça koparsan etten,
Seni içimden almak kadar incitmez beni!
Elfida; ölümüne sevda!!!
NOT: ELFİDA: Feda etme, gözden çıkarma, verme… anlamına gelen bir isimdir…
Bir benim bildiğim büyük bir sır var!
Bağrıma bir sancı olup da çöken…
Nemli gözlerimden kanlı yaş döken…
Dişleyip beynimi, aklımı söken…
Bir benim bildiğim büyük bir sır var!
Anlatsam bilmem ki anlar mısınız?
Tek kelime bile çıkmaz ağzımdan…
Yalnız inilti gelir boğazımdan…
Sanmayın ki nazdan; bu marazımdan…
Anlatsam bilmem ki anlar mısınız?
Herkesin dışında bir demir perde,
Herkesin içinde bir yumuşak kalp!
Herkes birbiriylr bir harp içinde!
Her harbi bitiren bir yudum şarap!
Bu şarap, bu şarap; her derde ilaç
Her yarayı sarıp durduran kanı!
Bu şarap; içince gözlerini aç;
Düşman bildiğini dost gibi tanı!
Bu hastalık çilem, dünya çilegâh,
Dilimde kördüğüm olan sözüm: ah!
Doğunca hayatla kıydığım nikah
Beni son bulmaz bir derde düşürdü…
Sordular; var mı senin gönül verdiğin biri?
Dedim ki; insan değil gönül verdiğim, peri!
Sordular; kimlerdendir, nedir adı o yârin?
Dedim ki; adı nurdur,uzağındadır nârın!
Sordular; var mı gönlü sevdiğin kızın sende?
Dedim ki; o bir başka aşığın hevesinde!
Sordular; nasıl sevda, nasıl bir aşk sendeki?
Dedim ki; bu aşk sebep derde ruh ve tendeki!
Sordular; kim ve nasıl derman olacak sana?
Dedim ki; hiçbir tabip çare bulamaz bana!
Sordular; paki nasıl döneceksin hayata?
Dedim ki; onsuz hayat değişilmez memata!
Gece yarısı, saat 00:50 de başladık dostla söyleşmeye… Daha doğrusu mesajlaşmaya… Ben dosta söyledim, dost bana… ve işte…
İlk mesajı ben yolladım; şöyle:
Çıkınca Kızılay’a
Gözlerim yere düşer
Bir kaldırsam başımı
Gönlüme yara düşer
Başedemem nefsimle
Nefsim ateşe düşer
Bir göz değse tenime
Tenim telaşe düşer
Ağyarın gözü zehir
Zehri içime düşer
Yâri görmezsem kahır
Kahrı düşüme düşer
Ben tek yâri görürüm
Gönlüm tek yâre düşer
Yar bilmem kimi görür
Kimin peşine düşer
Eller duysa sırrımı
Sırrım ortaya düşer
Utanır ve ağlarım
Gözyaşım niye düşer.
-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-
Dost şöyle karşıladı, saat 01:05′de:
DÜŞTÜ
Bahara kandı virane
Hazan gülizare düştü..
Kılınan aşka pervane
Bir ezeli nare düştü..
Hasretler döndü hicrane
Vuslat sonbahare düştü..
Kulaklar laf-ı lisane
Can kelam-ı yare düştü..
Bülbül sırça aşiyane
Gül kaldırımlare düştü..
VESSELAM !
-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-
01:14′te gönderdim cevabımı:
Yare gönül kolay düşmez
Bir sebep, bir hikmet gerek
Aşığa ölüm tez düşmez
Evvel aşkı vurmak gerek
Demem o ki; vurma beni
Boşuna yorma kendini
Oğuşturup ellerini
Aşkı boğazlaman gerek
-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-
Dost’tan cevap gelmeyince üsteledim, saat 02:16…
Dostum;
İstedim ki atışalım
Şiirimsi kelam ile
Güzel sözle sataşalım
Kötü demek kolay dile
Uyudun mu hemen yoksa
Ben uyurdum aşk bıraksa
Aşığa uyku ıraksa
Sen uyu dost, kolay gele
Ben ki; gece uyumayan
Yıl geçse de büyümeyen,
Bir tek aşka boyun eğen,
Ben ki; aşığım bir güle!
Ben söylerken bülbül gibi,
Geldi zamanın kör dibi,
Uyumak da gerek tabi…
Haydi sana güle güle…
-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-
Bunun üzerine dost 02:21′de şöyle dedi…
Ben de uykuya ninni söylüyordum şimdi, aşık makamında…
Kül, yanmaz…
Leyla hayaline dalan uykuyla uyanmaz…
-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-
02:28′de cevaplıyorum bu mesajı…
“Bana diyorsun ki “velud”,
İşte dostum sana kanıt
Var beni aleme tanıt
Çıkar adımı bülbüle…”
“Kül yanmaz” diye bir şiire, bir şiirle yorum yaptım bugün! Tevafuk!
-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-
(www.doludesti.com da Ahmet GÜRLEK’in şiirine yazdığım bu şiir, ilham kaynağıyla birlikte, burada yayınlanacaktır…)
-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-
02:30′da Dost’tan gelen SMS
Böyle doğaçlamalarla tarzın yavaş yavaş şair çizgisinden ozan-aşık çizgisine kayıyor…
-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-
02:35′te cevabım;
Ozan-aşık-şair benim
Bu hale aşktır nedenim
Çürüse bile bedenim
Dolaşırım dilden dile…
-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-
02 :39′da Dost’tan gelen sesler şöyle;
Bu arada bu yolculuğumda Aşık Seyrani diye bir aşıkla beraber geldik, çok güzeldi..
-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-
02:46′da cevabım;
Beni hiç bulmaz böylesi
Bilmem bu baht neyin nesi
Ben, senden başka kimsesi
Bulunmayan bir zırdeli…
-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-
02:49 Dost dedi ki;
Ben de meçhullere karıştığıma göre… Yalnızsın vesselam
-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-
02:56′da cevabım;
Aman dostum yapma sakın
Yalnızlık ölüme yakın
istersen öldür velakin
Benden ne dilersen dile
Beni yalnız atma çöle…
Yakıp da döndürme küle…
-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-
03:06′da Dost’tan gelen;
Zaten külde bir kızıl köz; Çölde bir garip öz; Dilde yanık bir sözsün…
Belki de; Külde bir avuç su; Çölde gezen bir ahu; Dilde “edeb ya hu”sun.
-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-
03:15′te dedim ki;
İşte hocam ya sen busun
Sen konuş ki, alem sussun…
Yeter artık gün doğacak;
Şafak sökecek birazdan.
Tatilin kıymetini bil
Uzak kalma ha …..dan! Vesselam…
-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-
03:20′de gelen mesaj;
…… …… .. …..’.. …….. … ………..
….., .. …..’.. …… …….. … Hasan abi… İyi Şafaklar!
-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-
03:31′de cevabım;
Yeter ben haddimi aştım
Gerekesiz lafa bulaştım
Demezdim ya herhal şaştım
Dönelim lale sümbüle…
Boşver şimdi çiçekleri,
Uykuda göz bebekleri
Gece vakti parmakları
Yormayalım hiç boş yere
…… ben zayıf düştüm
Uyku için aşka küstüm
Yeter vallahi ben sustum
Vesselam! Kal kelam ile…
-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-
03:38 de dostum;
-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-:-
BİTTİ…
Yüreğimde sana yer verdiğim günden beri,
Biraz sarhoş, biraz keş, biraz da derbederim.
Ne bana geliyorsun, ne kaçıyorsun geri!
Bari bir çift söz söyle, iki kelam et derim!
Yolların kesiştiği tüm köşeleri tuttum,
Seni gördüğüm anda sözlerimi unuttum.
Ve gelince göz göze dedim ki hapı yuttum.
Anla şu hâl dilimden, beni bir seyret derim!
Beni bildiğin bütün aşıklarla kıyasla;
Hiçbiri benim kadar mecnun olamaz, asla!
İnanmazsan başını şu göğsüme bir yasla…
Fırlamasın yerinden kalbim, dikkat et derim!
Bir şiir yazdım diye sanma ki sanatçıyım;
Ne şairim, ne yazar; ne ressam, ne hatçıyım.
Yalnız aşk sanatında birazcık inatçıyım..!
Beni şiirimle an, yahut da unut derim!
Çile en yakın dostum, sabır ise uzakta.
Can vermeye niyetim var benim bu tuzakta.
Madem ki ölüyorum, son kez yüzüme bak da;
Benden helallik iste, sonra bırak git derim!
Aşığınım ben fakat, vuslat beklemem aşktan..
Bana ufak bir oda ver gönlündeki köşkten..
Cenazemi görürsen bir damla akıt eşkten..
Bütün arzum bu kadar; beni mazur tut derim!
Yanarım, yanan yerim bedenim değil ruhum.
Söndür ki yangınımı, seni yakmasın ahım!
Sen ki; gönül sultanım, sen ki; ruh padişahım,
Ben senin esirinim, etme hiç azat derim!
İnsan dipsiz kuyuya sebepsizce düşünce,
Sebep olur derdine garipçe bir düşünce;
“Yunus balık karnında dua eder, ne derdi?
Nasıl bir anda biter, yok olurdu tüm derdi?”
Cevapsız soruların bir defterini tutsak,
Ve en girift soruya yenilip olsak tutsak!
Teaztlara boğuldum; alem düzdü, ben yandım.
Ben, esirler kralı, karda yürüyüp yandım.
Korkuyorum; bir gece gelecek misafirim,
Arkasından dostlarım dolacaklar evime.
Yıakayacaklar beni, temizlenecek kirim,
Saracaklar cepsiz ve bembeyaz kefenime.
Korkuyorum; ölümle gece yüzleşeceğim,
Azraille başbaşa kalacak ölü beden.
Ruhumla kendime bir çukurcuk eşeceğim…
Bu kadar genç yaşta mı gelecek ölüm, neden?
Korkuyorum; belki de en büyük korkum benim;
Sualler soracaklar gelip Münker ve Nekir!
“Ne yaptın bu dünyada; peygamberin, Rabbin kim?
Hani verilen nur-ruh, ne bu ruhundaki kir?”
Korkuyorum; adalet çekecek kılıcını,
Amelim tartılacak en hassas teraziyle.
Kafirin küfrü ile müminin inancını
Gösterecekler bana ruhlardaki iziyle.
Korkuyorum; karınca dikilecek karşıma,
Ezip geçtiğim günün hesabını soracak.
Hakkına girdiklerim üşüşecek başıma,
Günahlarım toplanıp etrafımı saracak.
Korkuyorum; cehennem beni bekliyor sanki.
Yandıkça yenilenir odunların ateşi,
Bu; çaresiz yandığım, acı çektiğim an ki;
Dünyada hiçbir çile olamaz onun eşi!
Nefretimin köpüğü düşse avuçlarına,
Yüreğine kor ateş düşmüş gibi olursun.
Kinim dağılsa sonra ta parmak uçlarına,
Yüreğin bir kor olur, ölmüş gibi olursun.
Öfkem sinip havaya çevirse bedenini,
Son bir nefes alsan ve sarsa hücrelerini,
henüz farkedemeden, bilmeden nedenini,
Ruhu donmuş bir kaya, bir taş gibi olursun.
Ağlasan ve gözyaşın aksa yanaklarına,
Bir ağrı hücum etse sonra şakaklarına.
Kendini bulmak için şehrin sokaklarına
Çıkıp da kaybolmuş bir berduş gibi olursun.
“Her duygunun bir şiiri olmalı!”
Sen gittin gündüzler uykuya daldı.
Mevsim hep güz oldu, yaz dünde kaldı.
Bir deli yel esti, aklımı aldı.
Rüzgarlar aşkımı çaldı diyorsun.
Ne yana dönsem sen, nereye gitsem,
Yakalayamadım, ne yapıp etsem?
Belki tüm bunları kenara itsem;
Bir işin ucundan tutsam diyorsun.
Beyhude sevmişsin diyorlar bana,
Boşa ağlamışım hep yana yana!
Elimde olsa da birgün rüyana
Gelip aşkım desem sana diyorsun.
Unuttum desem de inanma, yalan!
Bir tek senin adın aklımda kalan.
Senden sonra boyun büküp de solan
Güllerin bahçesi talan diyorsun.
Ayı aydınlatan senmişsin meğer.
Aşkın güneşi söndürmeye değer!
Bu kul dostu över, düşmana söver,
Ama en çok seni sever diyorsun.
Mektubun kesildi, gelmiyor haber,
Unutmuşsun, hiç sevmemişsin meğer!
Bizim yazımız bu, ne denir, kader!
Bu hayat ölümden beter diyorsun.
Düşmüyor toprağa bir damlacık su,
Yaprağı sarmış susuzluk korkusu.
Sensizlik gözlerime kursa pusu,
En zayıf anımda vursa diyosun.
Bugün yüreğim bir garip kederde…
Ecel dahi derman olmaz bu derde!
Hakkın aşıkları göğe gider de;
Benim cehennemim yerde diyorsun.
Sabır benim ekmeğim, suyum hatta nefesim.
Sabredip susuyorum, yoksa çıkardı sesim.
“Sen” derdim, “sen ki zalim, yetmedi mi ettiğin;
Sever gibi yanaşıp, söver gibi gittiğin?”
Ve derdim ki “kalbinin dili var lâkin yalan;
Yalan ne söylediysen ve ne yazdıysan yalan!”
Susuyor, susuyorum. Sükût bütün servetim.
Ettiğim iki çift söz; bu da benim gafletim.
BİRGÜN…
Saracak seni aşkım, bir bahar akşamında;
Rüzgâr, sana yazılmış bir şiir sanacaksın.
Hiç tadı kalmayacak günün de akşamın da.
“Neden unuttu?” diye düşünüp yanacaksın.
VE…
Güneş batarken garptan, ay semaya inecek,
Ayın zayıf ışığı yön verecek gölgene.
Ruhuna bensizliğin ıstırabı sinecek.
Oturup çaresizce ağlayacaksın yine.
ARTIK…
Ne düşünürsen düşün, ne hissedersen hisset;
Zincirin son halkası benim aşkım olacak.
Hayalimi kurmasan, aklına çeksen de set
Yüzüm rüyalarında tekrar şekil bulacak.
ÇÜNKÜ…
Hafızanın kalbine işlendi benim adı.
Bir gün silip atsan da orada bulacaksın.
Kulağında çınarken duymadığın feryadım;
Mevsimle inatlaşan gül gibi solacaksın.
SONRA…
Dünya zindan olacak, bilemem sonrasını.
Ben sana söyleyeyim, hayır yok bu gidişte!
Unut mutlu olmayı, şimdiden tut yasını;
Aşkım intikamını böyle alacak işte!!!
BİTTİ…
(İntikam alma hakkı aşkındır; aşığın aklına bile gelmez intikam. Aşık intikam almaya kalkarsa; zaten aşık değilmiş demektir…)
Madde dairesinde esrarengiz bir hâl var;
Elini uzatıp ay, çekiyor denizleri!
Denizde aya kavuşmak gibi bir hayâl var;
Cazibesiyle ayın, çözülüyor dizleri!
Ebedî hasretliğe soyunmuş ay ve deniz;
Zahmeti çok sevdanın ve muhaldir vuslatı!
İner her gece suya ayışığı; yakamoz;
Remzi yakamoz aşkın; med-cezir de kanıtı!

Son bir kez el sallama, “elveda” deme sakın!
Gideceksen; sessizce, bana görünmeden git!
Bir lamba yandığında kaçan karanlıkların
Hızında, yani birden, bana görünmeden git!
Mesela gün uyurken, ortasında gecenin,
Beni konuşturmadan dilinde bülbülcenin…
Ve bahsini duymadan “Kal” diye bir hecenin,
Karşında yalvartmadan, bana görünmeden git!
Yalnızca bir lâhza dur tam kapının önünde.
Bir damla gözyaşı dök bu ayrılık gününde.
Aşk’ın en yaslı anı ve hüznün düğününde,
Arkana bakmadan ve bana görünmeden git!
Gideceksen, bir daha dönmeyi unutarak,
Gitmenin bedelini bilerek, anlayarak,
Kapıdan çıktığında gemileri yakarak;
Anahtarları bırak, bana görünmeden git!
Gittiğin yerde her şey beni hatırlatacak;
Ayrılık asıl o gün bağrını kavuracak!
Sana yalnızca çile var artık yaşanacak…
Hepsini göze al ve bana görünmeden git!
Bir mektup bile yazma, hatta selam yollama,
Mümkünse yaşadığım bu şehre hiç uğrama.
Çünkü bu merhem değil, tuz basmaktır yarama!
Gelip görünme bana, bana görünmeden git!
Ustam, bırak beni, gidem bu elden;
Bana göre değil demiri dövmek.
Gam kapıyorum be küfürlü dilden,
Kime helal imiş gavura sövmek?
Mesken tutarım da bir dağ başını,
Eşkiyaya yoldaş olurum ustam.
Arsızın boynundan kesip başını,
İte, köpeğe aş ederim ustam.
Bilmem hayır mıdır ettiğim dua,
Duyunca edepsiz bir çift söz ustam.
Böyle hadsiz söven diller lal ola,
Mahreme uzanan dil kopsun ustam!
Döverken demiri kızgın ateşte,
İncecik ve keskin bir kılıç olur.
Kötü söz söyleyen zaten kalleş de,
Küfre boyun eğen yiğit hiç olur…
“Küfre boyun eğmeyen, yiğit; Erol ÇİÇEK’e ithafen”
“Ben şimdi derdimi kime, nasıl anlatırım?”
Anlatırken gözlerim dolarsa ya, ya nutkum tutulursa birden bire? Kelimeler bir yumruk gibi oturursa boğazıma; dilim dönmez, dudaklarım kıpırdamaz olursa tam adını söyleyecekken…
Herşeyi anlatmak, ah! Hepsini en baştan bir daha yaşamak olmaz mı? Nasıl dayanır buna yüreğim?
“-Dayanmazsa anlatma be kardeşim!” mi dediniz?
Olmuyor işte anlatmayınca da. EVvelce bir zamanda sevginle, delice dolup taşmış kalbimi, bir tahtakurusu, bir güve gibi kemirirken sensizlik, çürümüş duygularım yıllanmış bir it leşinden beter kokarken her an ve bir zaman canıma can katan canın, canımı almaya çalışırken, gel de sus bakalım, gel de anlatma!.. Ama diyorum ya;
“Ben derdimi kime, nasıl anlatırım şimdi?”
…
Bütün bunlar bir yana, bir de “anlatsam acaba anlarlar mı beni?” vehmi çökmesin mi? Beni sen dahi anlamadın ki! Ya da belki ben seni… Bilmem neden anlayamadık birbirimizi…
Hani diyor ya üstât ;
“Anlamak yok çocuğum anlar gibi olmak var;
Akıl için son tavır saçlarını yolmak var.”
Birazcık anlar gibi olsalar beni, anlatmaya ve sıkıntısına katlanmaya razıyım diyeceğim ama nerede dilimden, hâlimden anlayacak biri? Tıpkı eskilerin dediği gibi;
“Eşekten düşmüşün halinden anlamaz kimse; eşekten düşmedikçe!”
Uyku, uyku ve uyku! Bilmem ne zamandır esiri olduğum, kurtulmaya da gayret etmediğim hâl!
Gece ve gündüz, geçen vakti farketmeden ve önemsemeden güneşi, uykudayım. Yalnızca yatakta değil, sınıfta, yemekte, ayakta, otoüste, biriyle konuşurken, kitap okurken hattâ ve hattâ …..dayken bile, bir yandan uyuyorum.
Yalnızca görmüyor olsam kör; duymuyor olsam sağır; konuşmuyor olsam lâl… Ancak hiçbir hissî kudrete mâlik değilim. Uykudayım yani… Nefes alan bir ölü düşününüz ve hâlimi anlamaya çalışınız. Ölü; ayakları üzerinde dik duran, gözleri açık ve hareketli, canlı bir beden tıpkı, ama ölü işte…
Herşeyi tastamam bir otomobilin motoru olmadığını hayâl ediniz. Dışardan bakıldığında nesi noksan? Eksiği yok, tamam, tastamam! Ancak çalışmıyor ve gitmiyor…Fikir ve his yürütecek motorlarım nerdeler? İhtimal ki, vücudum bunlara muhtaç uyanmak için. Buna mukâbil, ben hiçbir şeye muhtaç değilim. Uyku hâlinden hayli memnunum, daha doğrusu şikâyetçi değilim. Esasen bu hâle karşı da bir hissim yok!
Bilmem başka nasıl anlatabilirim, nasıl anlatılır!
Bir ân için kalbinizi sökün göğsünüzden; beyninizi ağzınızdan kusun ve bekleyin… İşte benim hâl ve yerimdesiniz. Günlük hayatınıza bunlarsız devam ediniz. Neyin azıcık da olsa bir önemi var şimdi? Geçmişin hatıralarından ve geleceğin hayâllerinden yoksun, bu günün idrâkından uzak…
Bir hâl işte bu; öyle yaşıyormuş gibi… Ya da sanki; ölmüş fakat öldüğünün farkında değil… Bir hâl işte! Uyku, ebedî uyku, daim uyku!
Ben ömrüm boyunca hep mazlum olayım; yeter ki sen ömrün boyunca hiç mahzun olma! Çünkü senin hüznünden ziyade hiçbir şey zulmedemez bana!
“Zindan; iki heceyle alemi bir kabre çevirdiler!”
Zindan deyince akla ilk ne gelir, neler zuhur eder gözlerin önünde?
Loş karanlık, dört duvar ve demir parmaklıklar! Küçücük bir cam, nemli ve ağır kokulu, pis hava! İnsanın içine zehir gibi çöken ve ıstırabı gün be gün katlamaya memur olan bela; yalnızlık!..
Zindan başka neler hatırlatıyor? Anahtar şıngırtısı ve iskarpin takırtısıyla, ara sıra yoklayan, yüzü bir ölününki kadar hissiz ve tepkisiz olan bir gardiyan, nadiren görünen devlet suretli hapishane müdürü…
Azıcık su, biraz ekmek… ve daim uyku, uyku…
Başka, daha başka? Bir yığın ‘sözüm ona suçsuz’ sabıkalının bağrışmaları, kavgaları, küfürleri…
…
Zindanda en çok bulunan şey, zaman. Ağlamak inlemek, sıkılmak ve uyumaktan arda kalan zaman!
Zindan ve zaman! Ve bir de ben; zâhirde ikisinden de yoksun ve uzak, bâtında ikisinin de esir ve mâliki olan, ben.
Ben; ateşin yakmadığı, buzun dondurmadığı, vurulsa da ölmeyen, ölmeyi beceremeyen bir ruhi azap müptelası… Şimdi zaman zindanlarında, ayağımda saniyelerden prangalar, bekliyorum. Bekleyişim zamanı durduracak celladın gelmesiyle son bulur!
Üstat’a ithafen…
Bu gece herkesin uykuda olduğu bir vakitte kalkacağım. İlkin zamanı durduracağım. Yıldızları karartıp ayın gözlerini bağlayacağım. Bütün lambaları söndüreceğim tek tek… ta ki; canlı ve cansız hiçbir şeye görünmeyeyim.
Sonra bütün hatıralarımı bir araya toplayıp yakacağım ve külleri rüzgarın önüne katacağım. Maddiyattan sıyrılmış bir kurşun sıkacağım hafızama. Kerpetenle yüreğime sıkışmış duyguları sökeceğim; bu acıtacak ihtimal, biraz ağlayacağım.
Geçmişten kalan ve geleceğe dair olan tüm hayal, umut, rüya ve başka ne varsa bende, yollara saçacağım. Onlar belirsiz bir istikamete giderken adım adım, ben her şeyi unutmuş olacağım.
Ve artık döneceğim yatağıma. Ben gözlerimi yumarken, zaman işleyecek. Hiçbir şey olmamış gibi kaldığı yerden devam edecek hayat…
Sabaha kadar uğramazsa ölüm, bin yıldır sırtında taşıdığı kayayı yere çalıp zincirlerini kırarak efendisinden kurtulan bir kölenin sevinç ve huzuruna eş bir hafiflikte uyanacağım. “Meğer bir yanılgının zinciriymiş umudum…(N.G)” gibi bir cümleyi hiç hatırlamayacağım… Ve olur ya bir gün, bir yerde karşılaşırsak…
Sanırım seni tanıyamayacağım. Belki “gözüm bir yerlerden ısırıyor…” modunda, ama asla çıkaramadan kim olduğunu, boş ve anlamsız gözlerle bakacağım sana. Sen sonunda delirdiğimi sanacaksın… Bense, “Neyse!” deyip geçeceğim; “Neyse, tanımıyorum herhalde!”
Sen mutlu ol yeter… Bir kaya kadar sessiz, bir ölü gibi ruhsuz olurum. Sen mulu olacaksan, kendimi bir yerlere atıp orada unuturum; kaybolurum. Aşkından arınmak için toprakla yıkanmam gerek… Mutlu olacaksan, ölürüm!
Sen mutlu ol yeter… Ben senin mutluluğunla avunurum. Hayatında yer almak; kader! Yazıldıysa, bir gün muhakkak… Toprağın üstünde ya da altında, belki arşın bir katında, sıratta belki, belki kuma yazılmış bir satırda, ama muhakkak bir gün, yani yazıldıysa; kendimi sende bulurum!
…
Bu yarım kalmış bir hikâyenin son notlarıdır. Sen mutlu ol yeter… Şu an mürekkeple gözyaşımın birbirine girdiği, kalemimin adını yazmaya hicap ettiği andır. Sen mutlu ol yeter… Aşkımla sevgimin birbiriyle cebelleştiği zamandır. Sen mutlu ol yeter… Dilimi sık sık ıslatan duada, saadet sana, elem bana; huzur sana, hüzün bana; hayat sana, memat banadır. Sen mutlu ol yeter… Her duamda “hayır” senden yanadır.
Hüzünlüyken güzeldi yüzün, iki gözüm. Yüzün hüzünlüyken güzeldi. Çünkü hüzün masumiyet demek. Tefekkür halindeki ruhun yüze vuran rengi hüzün.
Güldüğünde güneş gibi yakıyorsun gözümü, canımı acıtıyorsun. Hüzünlüyken ise ay gibi oluyorsun; seyrine doyana aşk olsun!
Neden kahkahalar atıyorsun, neden? Kahkaha kararmış bir yüreğin türküsüdür. Bu türkünün sözleri; acı bitmiş bir hayatın öyküsüdür. Kahkaha; büyük hata; kahkaha kötüdür.
Sana yüzünü hüzne bula demiyorum. Gönlünü batır hüzün suyuna, ruhunu hüzün bağına götür. Hüzün dağından topla masum laleleri, hüzün ırmağında yıka ellerini. Rüzgârın hüznünü dinle bir yandan, bir yandan aydaki hüznü seyreyle.
Hüzünlüyken güzel yüzün, iki gözüm.
Hüzün; benim özüm.
Aklına ben düşünce güzelleşiyor yüzün!..
Dur! Durmaz… Kalem kâğıda tutkun… Üzerinde oynamaya başladı mı bir kez, durmaz. Kâğıtsa yerinde durur ve kalemden korkmaz!
Noktalar, kalemin gölgesi, karda ayak izi, duvarda duman isi gibi… Nokta; kalemin işidir sadece. Kalem noktanın hem maddesi hem beden vereni, şekil verenidir. Satırlarda harflerin altına gizleneni bilmez kalem… Akıl ve kalp noktanın mana vereni.
Kâğıtta görünen her harf, aslında noktalar güruhu. Noktalar; her biri beynin bir kıvrımından akar parmak uçlarına… Ve noktalar; bir bir hayat bulur ruhun kıvrımlarında. Noktalar birleşip harf oldular. Noktalar; düş, hayal, istek, fikir, gam, elem ve sevda… ne varsa bana dair anlattılar. Ben tükendim ama noktalar durmadılar.
Dilimden sözlerimi, kalbimden hislerimi ve bileğimden kuvvetimi kalemler aldılar ve nokta nokta beni kâğıtlara yazdılar. Her nokta bir parça benden, her nokta ayrı ayrı ben… Ben; noktalarda sezilmezim.
Ne hasta bekler sabahı,
Ne taze ölüyü mezar.
Ne de şeytan, bir günahı,
Seni beklediğim kadar.
Geçti istemem gelmeni,
Yokluğunda buldum seni;
Bırak vehmimde gölgeni,
Gelme, artık neye yarar?
Necip Fazıl KISAKÜREK
( Üstât; ruhun şâd olsun! )
Kopkoyu bir sis içinde bir akşam
Hatırına düşeceğim belki
Bir an ıslayacak yağmur yüzünü
Birden o tatlı demleri hatırlayacaksın
Sonra sıcak yatağında uzun uzun
Ağlayacaksın Ağlayacak.!
Boğazında bir şeyler düğümlenecek
Ah yanımda olsaydı diyeceksin
Tüm yıldızlar gülecek haline Ay’da göz kırpacak
İliklerine işleyecek bensizlik
Kahrolacaksın…!
Bir sigara tüttüreceksin ihtimal
Ufku seyredeceksin saatlerce
Bir rüzgar kopçalayacak yüzünü
Sonra hayalim gelecek karşına
Bir şiirimi mırıldanacaksın
Hıçkıracaksın..!
Gönlünden atamadığın gibi kafandan da
Silemeyeceksin beni düşlerine gireceğim her gece
İnce bir hüzün bürüyecek yüzünü
Ve çırılçıplak gerçekleri o zaman
Anlayacaksın..!
Sonra bir şeyler yazmak isteyeceksin
Kafan gibi kaleminde işlemeyecek
Unutmak isteyeceksin her şeyi
Ama unutamayacaksın hiç bir şeyi
Kıvranacaksın.!
Necip Fazıl KISAKÜREK
(Üstât; ruhun şâd olsun!)
Herkes muhakkak bir şeyler saklar bir yerlerde. Her insanın kendine ait esrarlı bir dünyası vardır. Kimi dünyasını içine sığdırabilir, kimi sığdıramaz. Sığdıramayan ya sırrını dışarı vurur bir şekilde, ya da çıldırır. Meselemiz dışa vuranlardır.
İnsanlar sırlarını anlatsalar bile, onu anlaşılmaz kılmak isterler. Çünkü Hz. Ali’nin deyimiyle “Sırrın senin tutsağındır, onu açığa vurduğun zaman sen onun tutsağı olursun.” Kimse kölesine köle olmak istemez.
Hislerle yapılan her sanat eseri, bir sırrın açığa vuruluşudur aslında. Zaten sanat; iç dünya esrarını dış dünyayla tanıştırmak için en geçerli metottur. Çeşitli sanat dalları içinde sanırım en basit olanı, yazmaktır.
Bir sayfalık bir metni bin sırla doldururum. Her okuyan belki kendinden bir sır görür ama benimkileri asla görmez. Gördüğünü sanıp aldanır. Ben sırrımı gömüp rahatlarım. Esasında kimsenin bir şey anlamadığını bildiğim için içim rahattır.
Yine de sırlarını hiç paylaşmadan içinde saklayabilenlere hayranım. Bu ne kudrettir ki; dünyasından diline tek bir kelime gelmez. Ne müthiş güçtür ki; sırlarını kelepçeleyip dünyasına salıvermez. Bu kuvvetli ve kudretli sır saklayıcıları benim için tahayyülü bile zor bir sabra sahiptir.
Kendimi onlarla karşılaştırmak gafletine düşüyorum, affedin. Benden farkları ne acaba? Aklıma iki ihtimal geliyor; ya dünyaları küçüktür benimkinden, sığar içlerine; ya da içleri çok geniştir, dünyaları sığdırırlar içlerine. Birinci doğruysa eğer üzülürüm onlara, yok ikinci doğruysa acırım kendi halime…
Dağlar soruyor, nasılsın?
—Altında alevler kaynarken, başı dumanlı bir dağ nasıl olursa öyleyim. Ne karlar içimdeki bu yangını söndürdü, ne içimdeki ateş karlarımı eritti.
Denizler, göller soruyor, nasılsın?
—Dibinde inci gibi kum taneleri varken suyun kirlendiğinde nasıl olursan öyleyim. Suyumun kirinden gözükmüyor kumlarım.
Ağaçlar soruyor, nasılsın?
—Kışın bile çiçek açmaya çabalayan sen, yazın ortasında yapraklarını döksen nasıl hissedersin? Ben de öyleyim işte.
Kuşlar soruyor, nasılsın?
—En büyük kanatlara sahip olup uçamadığında, en güzel sese sahip olup ötemediğinde sen nasılsan, ben de şimdi öyleyim.
Güneş soruyor, nasılsın?
—Sen ısıtmak için var gücünle kendini yakarken insanlar gölgelere saklandığında nasıl olursan öyleyim. Sevgimin ateşinden korkuyor insanlar.
Ay ve yıldızlar soruyor, nasılsın?
—Siz mehtaba dizilip insanlara huzuru sunarken, herkesin uyuduğunu gördüğünüzde nasılsanız, öyleyim.
Kitaplar soruyor, nasılsın?
—Sayfa sayfa, ayrı bir dünyayla donandığın halde, insanlar seni okumaya eriniyor. Sen nasılsın? Cevabım seninkiyle aynı.
Kendime soruyorum, nasılsın?
—Salıverilmeyi umut ederken kafesinde can veren bir kuş; gerçekleşmesi umulan, olmayınca kızılan bir düş; doğum gününde sahibini ihtiyar gösteren yaş; yenilmesi için yapılan, fakat çöpe atılan aş; çok şey düşünüp çok söz söyleyen, sonra bir giyotinle gövdeden ayrılan baş gibiyim.
Ne öldüğüm belli, ne güldüğüm!
Belli olan peşinde süründüğüm!
Ya öldür, ya güldür artık!
Yeter süründürdüğün!
Soruyorsun, nasılsın?
—Halimi görmüyor musun?
Seni hic tanimamis olmak vardi aslinda, hic sevmemis olmak vardi. Geceleri rahatca uyuyabilmek, gündüzleri güzel vakit gecirebilmek;aglamayi ögrenmemis; gülmeyi unutmamis olmak; seni hic sevmemis olmak vardi…
Hayatin aci, insanlarin acitan yanlarini görmemis olmak vardi. Kücücük olaylara bile sevinebilmek vardi ve kücücük seyler icin uzulmemek… Her seyi bu kadar cok düsünüp pireyi deve, ilgiyi sevda yapmamak vardi.
Yagmur yagdiginda biri agliyor, gok gurlediginde biri inliyor sanmamak vardi. Böyle sacma sapan duygular tasimamak vardi; sacma hayaller gormemek, sacma ümitlere kapilmamak; sana asik olmak gibi sacma bir hata yapmamak vardi su sacma hayatta!
Her sarkida benden ya da senden bir seyler aramamak vardi. Her ’sen’de benden ve her ‘ben’de senden bir seyler bulamamak vardi. Yürüdügüm yollara düsen golgemde bile seni gormek… ahh! Olmamaliydi.
Herseye ragmen hayatla barisabilmek vardi yine de; yasadigimin farkina varabilmek…
Belki hepsi bir rüyaymis gibi uyanmak vardi bu sabahi olmayan bir gecede yattigim cile uykusundan. Uyanmak ve unutmak vardi herseyi; unutabilmek kolay olmaliydi cok severken bile. Aslinda seni hic sevmemek vardi ya…
Belki de gizliden ve uzaktan sevmek vardi. Sevdigimi soylememek, sevgimi saklamak. Seni kalbime kilitleyip anahtarini kaybetmek vardi…
Ya da belki…
Her zaman yaptigim gibi, dogru bildigim, dogru olduguna inandigim seyleri yaparak bu oyunu sonuna kadar sürdürmek var simdi. Ne olursa olsun yenilgiyi kabullenmemek, kazanmak icin gerekirse tüm kozlarimi oynamak ve en sonunda hala elimde kalanlarin degerini umursmadan restini gorebilmek var simdi.
Simdi karsinda diger bütün secenekleri gözü kapali silip atmis ve zamani silah, sabri zirh, yüregini kalkan yapmis bir ‘ben’ var. Oyun ya da savas; ya da her neyse… Evet hic baslamamis olmak vardi ama simdi baslanani tamamlamak var!
