denemeler


  “Ben şimdi derdimi kime, nasıl anlatırım?”
          Anlatırken gözlerim dolarsa ya, ya nutkum tutulursa birden bire? Kelimeler bir yumruk gibi oturursa boğazıma; dilim dönmez, dudaklarım kıpırdamaz olursa tam adını söyleyecekken…
          Herşeyi anlatmak, ah! Hepsini en baştan bir daha yaşamak olmaz mı? Nasıl dayanır buna yüreğim?
          “-Dayanmazsa anlatma be kardeşim!” mi dediniz?
          Olmuyor işte anlatmayınca da. EVvelce bir zamanda sevginle, delice dolup taşmış kalbimi, bir tahtakurusu, bir güve gibi kemirirken sensizlik, çürümüş duygularım yıllanmış bir it leşinden beter kokarken her an ve bir zaman canıma can katan canın, canımı almaya çalışırken, gel de sus bakalım, gel de anlatma!.. Ama diyorum ya;
          “Ben derdimi kime, nasıl anlatırım şimdi?”
          …
          Bütün bunlar bir yana, bir de “anlatsam acaba anlarlar mı beni?” vehmi çökmesin mi? Beni sen dahi anlamadın ki! Ya da belki ben seni… Bilmem neden anlayamadık birbirimizi…
          Hani diyor ya üstât ;
                    “Anlamak yok çocuğum anlar gibi olmak var;
                    Akıl için son tavır saçlarını yolmak var.”
          Birazcık anlar gibi olsalar beni, anlatmaya ve sıkıntısına katlanmaya razıyım diyeceğim ama nerede dilimden, hâlimden anlayacak biri? Tıpkı eskilerin dediği gibi;
                    “Eşekten düşmüşün halinden anlamaz kimse; eşekten düşmedikçe!”

Uyku, uyku ve uyku! Bilmem ne zamandır esiri olduğum, kurtulmaya da gayret etmediğim hâl!

                Gece ve gündüz, geçen vakti farketmeden ve önemsemeden güneşi, uykudayım. Yalnızca yatakta değil, sınıfta, yemekte, ayakta, otoüste, biriyle konuşurken, kitap okurken hattâ ve hattâ …..dayken bile, bir yandan uyuyorum.

                Yalnızca görmüyor olsam kör; duymuyor olsam sağır; konuşmuyor olsam lâl… Ancak hiçbir hissî kudrete mâlik değilim. Uykudayım yani… Nefes alan bir ölü düşününüz ve hâlimi anlamaya çalışınız. Ölü; ayakları üzerinde dik duran, gözleri açık ve hareketli, canlı bir beden tıpkı, ama ölü işte…

                Herşeyi tastamam bir otomobilin motoru olmadığını hayâl ediniz. Dışardan bakıldığında nesi noksan? Eksiği yok, tamam, tastamam! Ancak çalışmıyor ve gitmiyor…Fikir ve his yürütecek motorlarım nerdeler? İhtimal ki, vücudum bunlara muhtaç uyanmak için. Buna mukâbil, ben hiçbir şeye muhtaç değilim. Uyku hâlinden hayli memnunum, daha doğrusu şikâyetçi değilim. Esasen bu hâle karşı da bir hissim yok!

               Bilmem başka nasıl anlatabilirim, nasıl anlatılır!

               Bir ân için kalbinizi sökün göğsünüzden; beyninizi ağzınızdan kusun ve bekleyin… İşte benim hâl ve yerimdesiniz. Günlük hayatınıza bunlarsız devam ediniz. Neyin azıcık da olsa bir önemi var şimdi? Geçmişin hatıralarından ve geleceğin hayâllerinden yoksun, bu günün idrâkından uzak…

              Bir hâl işte bu; öyle yaşıyormuş gibi… Ya da sanki; ölmüş fakat öldüğünün farkında değil… Bir hâl işte! Uyku, ebedî uyku, daim uyku!

“Zindan; iki heceyle alemi bir kabre çevirdiler!”

           Zindan deyince akla ilk ne gelir, neler zuhur eder gözlerin önünde?
           Loş karanlık, dört duvar ve demir parmaklıklar! Küçücük bir cam, nemli ve ağır kokulu, pis hava! İnsanın içine zehir gibi çöken ve ıstırabı gün be gün katlamaya memur olan bela; yalnızlık!..
           Zindan başka neler hatırlatıyor? Anahtar şıngırtısı ve iskarpin takırtısıyla, ara sıra yoklayan, yüzü bir ölününki kadar hissiz ve tepkisiz olan bir gardiyan, nadiren görünen devlet suretli hapishane müdürü…
           Azıcık su, biraz ekmek… ve daim uyku, uyku…
           Başka, daha başka? Bir yığın ‘sözüm ona suçsuz’ sabıkalının bağrışmaları, kavgaları, küfürleri…
                           …
           Zindanda en çok bulunan şey, zaman. Ağlamak inlemek, sıkılmak ve uyumaktan arda kalan zaman!
           Zindan ve zaman! Ve bir de ben; zâhirde ikisinden de yoksun ve uzak, bâtında ikisinin de esir ve mâliki olan, ben.
           Ben; ateşin yakmadığı, buzun dondurmadığı, vurulsa da ölmeyen, ölmeyi beceremeyen bir ruhi azap müptelası… Şimdi zaman zindanlarında, ayağımda saniyelerden prangalar, bekliyorum. Bekleyişim zamanı durduracak celladın gelmesiyle son bulur!

Üstat’a ithafen…

Bu gece herkesin uykuda olduğu bir vakitte kalkacağım. İlkin zamanı durduracağım. Yıldızları karartıp ayın gözlerini bağlayacağım. Bütün lambaları söndüreceğim tek tek… ta ki; canlı ve cansız hiçbir şeye görünmeyeyim.
            Sonra bütün hatıralarımı bir araya toplayıp yakacağım ve külleri rüzgarın önüne katacağım. Maddiyattan sıyrılmış bir kurşun sıkacağım hafızama. Kerpetenle yüreğime sıkışmış duyguları sökeceğim; bu acıtacak ihtimal, biraz ağlayacağım.
            Geçmişten kalan ve geleceğe dair olan tüm hayal, umut, rüya ve başka ne varsa bende, yollara saçacağım. Onlar belirsiz bir istikamete giderken adım adım, ben her şeyi unutmuş olacağım.
            Ve artık döneceğim yatağıma. Ben gözlerimi yumarken, zaman işleyecek. Hiçbir şey olmamış gibi kaldığı yerden devam edecek hayat…
            Sabaha kadar uğramazsa ölüm, bin yıldır sırtında taşıdığı kayayı yere çalıp zincirlerini kırarak efendisinden kurtulan bir kölenin sevinç ve huzuruna eş bir hafiflikte uyanacağım. “Meğer bir yanılgının zinciriymiş umudum…(N.G)” gibi bir cümleyi hiç hatırlamayacağım… Ve olur ya bir gün, bir yerde karşılaşırsak…
            Sanırım seni tanıyamayacağım. Belki “gözüm bir yerlerden ısırıyor…” modunda, ama asla çıkaramadan kim olduğunu, boş ve anlamsız gözlerle bakacağım sana. Sen sonunda delirdiğimi sanacaksın… Bense, “Neyse!” deyip geçeceğim; “Neyse, tanımıyorum herhalde!”

  Sen mutlu ol yeter… Bir kaya kadar sessiz, bir ölü gibi ruhsuz olurum. Sen mulu olacaksan, kendimi bir yerlere atıp orada unuturum; kaybolurum. Aşkından arınmak için toprakla yıkanmam gerek… Mutlu olacaksan, ölürüm!
            Sen mutlu ol yeter… Ben senin mutluluğunla avunurum. Hayatında yer almak; kader! Yazıldıysa, bir gün muhakkak… Toprağın üstünde ya da altında, belki arşın bir katında, sıratta belki, belki kuma yazılmış bir satırda, ama muhakkak bir gün, yani yazıldıysa; kendimi sende bulurum!
            …
            Bu yarım kalmış bir hikâyenin son notlarıdır. Sen mutlu ol yeter… Şu an mürekkeple gözyaşımın birbirine girdiği, kalemimin adını yazmaya hicap ettiği andır. Sen mutlu ol yeter… Aşkımla sevgimin birbiriyle cebelleştiği zamandır. Sen mutlu ol yeter… Dilimi sık sık ıslatan duada, saadet sana, elem bana; huzur sana, hüzün bana; hayat sana, memat banadır. Sen mutlu ol yeter… Her duamda “hayır” senden yanadır.

 Hüzünlüyken güzeldi yüzün, iki gözüm. Yüzün hüzünlüyken güzeldi. Çünkü hüzün masumiyet demek. Tefekkür halindeki ruhun yüze vuran rengi hüzün.
                Güldüğünde güneş gibi yakıyorsun gözümü, canımı acıtıyorsun. Hüzünlüyken ise ay gibi oluyorsun; seyrine doyana aşk olsun!
                Neden kahkahalar atıyorsun, neden? Kahkaha kararmış bir yüreğin türküsüdür. Bu türkünün sözleri; acı bitmiş bir hayatın öyküsüdür. Kahkaha; büyük hata; kahkaha kötüdür.
               Sana yüzünü hüzne bula demiyorum. Gönlünü batır hüzün suyuna, ruhunu hüzün bağına götür. Hüzün dağından topla masum laleleri, hüzün ırmağında yıka ellerini. Rüzgârın hüznünü dinle bir yandan, bir yandan aydaki hüznü seyreyle.
                                        Hüzünlüyken güzel yüzün, iki gözüm.
                                                     Hüzün; benim özüm.
                                        Aklına ben düşünce güzelleşiyor yüzün!..

            Dur! Durmaz… Kalem kâğıda tutkun… Üzerinde oynamaya başladı mı bir kez, durmaz. Kâğıtsa yerinde durur ve kalemden korkmaz!

            Noktalar, kalemin gölgesi, karda ayak izi, duvarda duman isi gibi… Nokta; kalemin işidir sadece. Kalem noktanın hem maddesi hem beden vereni, şekil verenidir. Satırlarda harflerin altına gizleneni bilmez kalem… Akıl ve kalp noktanın mana vereni.

            Kâğıtta görünen her harf, aslında noktalar güruhu. Noktalar; her biri beynin bir kıvrımından akar parmak uçlarına… Ve noktalar; bir bir hayat bulur ruhun kıvrımlarında. Noktalar birleşip harf oldular. Noktalar; düş, hayal, istek, fikir, gam, elem ve sevda… ne varsa bana dair anlattılar. Ben tükendim ama noktalar durmadılar.

            Dilimden sözlerimi, kalbimden hislerimi ve bileğimden kuvvetimi kalemler aldılar ve nokta nokta beni kâğıtlara yazdılar. Her nokta bir parça benden, her nokta ayrı ayrı ben… Ben; noktalarda sezilmezim.

Herkes muhakkak bir şeyler saklar bir yerlerde. Her insanın kendine ait esrarlı bir dünyası vardır. Kimi dünyasını içine sığdırabilir, kimi sığdıramaz. Sığdıramayan ya sırrını dışarı vurur bir şekilde, ya da çıldırır. Meselemiz dışa vuranlardır.

            İnsanlar sırlarını anlatsalar bile, onu anlaşılmaz kılmak isterler. Çünkü Hz. Ali’nin deyimiyle “Sırrın senin tutsağındır, onu açığa vurduğun zaman sen onun tutsağı olursun.” Kimse kölesine köle olmak istemez.

            Hislerle yapılan her sanat eseri, bir sırrın açığa vuruluşudur aslında. Zaten sanat; iç dünya esrarını dış dünyayla tanıştırmak için en geçerli metottur. Çeşitli sanat dalları içinde sanırım en basit olanı, yazmaktır.

            Bir sayfalık bir metni bin sırla doldururum. Her okuyan belki kendinden bir sır görür ama benimkileri asla görmez. Gördüğünü sanıp aldanır. Ben sırrımı gömüp rahatlarım. Esasında kimsenin bir şey anlamadığını bildiğim için içim rahattır.

            Yine de sırlarını hiç paylaşmadan içinde saklayabilenlere hayranım. Bu ne kudrettir ki; dünyasından diline tek bir kelime gelmez. Ne müthiş güçtür ki; sırlarını kelepçeleyip dünyasına salıvermez. Bu kuvvetli ve kudretli sır saklayıcıları benim için tahayyülü bile zor bir sabra sahiptir.

            Kendimi onlarla karşılaştırmak gafletine düşüyorum, affedin. Benden farkları ne acaba? Aklıma iki ihtimal geliyor; ya dünyaları küçüktür benimkinden, sığar içlerine; ya da içleri çok geniştir, dünyaları sığdırırlar içlerine. Birinci doğruysa eğer üzülürüm onlara, yok ikinci doğruysa acırım kendi halime…

Eklenen Son Yazılar
Yapılan Son Yorumlar
Bağlantılar